18 Aralık 2009 Cuma

Hadi Hayırlısı..

Uefa Kupası (Europe Leauge)'de kuralar çekildi. 1. torbaya iki takım sokan ender ülkelerden biriyiz, ama buna rağmen Şampiyonlar Ligi'nde devam eden takımımız yok. Sonra da diyoruz ki Rijkaard niye ülke puanını düşünmüyor? Ülke puanı ne kadar çok turnuva takımın varsa işte o zaman artar, öyle son maçlarda yedekle çıktın diye hesap vererek değil.
Gelelim kuralara. Bu kupayı daha önce kazanan takımla başlayalım. Galatasaray'ın rakibi Madrid'in ikinci takımı Atletico Madrid. Nitekim benimde İspanya'da tuttuğum takımdır. Şayet halkın takımı olarak bilinen Atletico son on senesinde taraftarını hiç bir kulvarda memnun edemedi. Dünya futbolunun en iyi forvetlerinden biri olan Fernando Torres'i yetiştirmelerine rağmen ne o takımdayken ne de ondan sonra başarı bir türlü gelmedi. İnanılmaz paralar harcadılar transfere bunun yanında Simaosu, Maxi Rodriquezi, Agüerosu ve Forlanıyla kağıt üzerinde inanılmaz korkunç bir takım. Ama aynı oranda istikrarsız. Bu yüzden iyi gününde ve disiplinli oynayan bir Galatasaray'ın Atleticoyu geçeceğine kesinlikle inanıyorum. Hatta bence Galatasaray için zor olucak olan maç Sami Yen'deki olacak. İyi bir kontraatak takımı oldukları için orada ne kadar dikkat ediyorsak burada iki katını etmeliyiz.
Gelelim Anadolu yakasına. Fenerbahçe belki isim olarak daha basit bir rakiple oynucak ama işleri belki de Galatasaray'dan bile zor. Son haftaların Avrupa'da ki en formda takımlarından biri Lille. Özellikle hücum hattındaki Gervinho denilen arkadaşımız yavaş diye eleştirilen Fenerbahçe savunmasına zor anlar yaşatabilir. Bunun yanında inanılmaz bir taraftar potansiyeli var Lille'in. Fenerbahçe için ise Fransa'da ki maçın daha zorlu geçeceğini düşünüyorum ama her iki eşleşmede de kilit nokta olan; temsilcilerimizin evlerinde oynadıkları maçlarda gol yemeden kazanmaları, onları bir üst tura taşır düşüncesindeyim..

10 Aralık 2009 Perşembe

Çirkin kadın yoktur, korkak futbol vardır..

İnönü’de maç öncesi atmosfer her zamanki gibi nefes kesici ve merak uyandırıcıydı. Yeni tezahüratları merak eden tribünler de bunun yanında gerginlik de üst safhadaydı. Her Avrupa maçında ki inanılmaz destek bakalım bu maçta takımı bir iki adım dahi bile olsa ileri götürebilecek miydi?

Ama maç başlamadan önce kadrolar okunmaya başlandığında bu takımı ne yeni tezahüratlar ne de elle atılmış bir golü kabul eden hakem kurtaramayacağı çok açıktı. Kadroda bulunan üç İbrahim ( hepsi defans oyuncusu) takımın normalden daha fazla savunma yapmaya çalışacağı anlamına gelmekteydi. Buna rağmen takımın tek hücum ismi Bobo’ydu. Yani topu Bobo getircek, pozisyonu Bobo yaratıcak ve bu pozisyonda da topu ağlara Bobo gönderecekti. Zor işti yani Mustafa Denizli’nin yapmaya çalıştığı.

Tüm bu olumsuz düşüncelere rağmen Beşiktaş agresif başladı ve tam aradığı hatta maç içinde buna benzer bir tane daha bulamadığı pozisyonu maçın başlarında Tello ile buldu. Ama Tello defansın bu hatasını ve yalnız kaldığı kaleciye karşı çok cömert davrandı. Bu pozisyon her ne kadar taraftarı sinirlendirse de bir umut vermedi de diyemeyiz. Oyun sıkıştıkça sıkışıyor, Cska bunalmaya başlıyordu. Köşeye sıkışan kedi gibi ters tepki verdi Ruslarda. Bir iki tane başarısız kontra atak denemesinden sonra, sahaya 9 defansla çıkan Beşiktaş’a karşı çok rahat bir gol attı Krasic. Rusya’da ki maçta da Kartalı yıkan isimdi Krasic ve maçtan önce de nerdeyse tek önlem alınacak adamda yine kendisiydi.

İkinci yarı ise gol bulması gereken takım yine Beşiktaş’dı ama hala sahada tek Bobo vardı, nitekim gol de gelmemek de direndi. Geç kalınmış Nihat değişikliğinin pek etkisi olmasa da son dakikalarda Bobo kendi üstüne düşen görevi yapıp beraberliği getirdi takımına. Daha sonra Nobre’nin oyuna alınmasıyla taraftar en azından galibiyet için umutlanmıştı ki Ruslar yine tam köşeye sıkıştıklarında doğru bildiklerini yapıp ilk golün fotokopisi bir golü Beşiktaş’ın ağlarına bıraktı. Sanırım bu maç ile ilgili konuşulması gereken tek şey; her halükarda kazanması gereken bir maça, bu kadar golden uzak bir takımla başlamasıdır Beşiktaş’ın. Ama maçı izlerken bazen de aklıma şu soru takıldı. Beşiktaş yönetimi, camiası, teknik kadrosu, futbolcuları Avrupa’da devam etmeyi ne kadar istiyorlardı ki?

Bu sene Şampiyonlar Ligi organizasyonu ve Sony firması sayesinde İnönü Stadın’da oynanan tüm Şampiyonlar Ligi maçını izleme, basın toplantılarına katılma, futbolcuları ısınırken sahanın içinden izleme ve daha bir çok fırsatım oldu. Bu inanılmaz deneyimi asla unutmucam. Bana bu şansı veren Sony firmasına ve tüm sıcakkanlı Sony çalışanlarına yani abilerime teşekkürü borç bilirim.

1 Aralık 2009 Salı

Futbol yoksa puan da yok..

Haftasonu aslında tüm futbol dünyasında nasıl karşılandıysa Türkiye'de de futbol severler tarafından aynı karşılandı. Barca- Real maçının heyecanı, ne Galatasaray'ın santraforsuz ve doğal olarak pozisyonsuz Bursa deplasmanını, ne de Fenerbahçe'nin Kasımpaşa hezimetinin önüne geçti. El Classico hakkında pek bişey söyleyemiyorum, adamlar oynuyor be abicim. Ama maçı izlerken aklıma Kadıköy deplasmanında ki Galatasaray geldi. Ne hikmettir ki benim gözlemlerim deplasmanda Galatasaray'ın topa daha çok hakim olduğunu pozisyonlar ürettiğini ama bir türlü sonuca ulaşamadığı doğrultusunda. Pazar akşamı da Madrid'de bu maçta sarı kırmızılılarla aynı kaderi paylaştı bence. En azından bi açıdan bile benzemeleri güzel dimi?
Biz gelelim Türkiye'ye. Bursaspor eskiden beri saydı duyduğum takımların başında gelir. Gerek taraftar desteği, gerekse maddi gücüyle birlikte hep zorlamak istediler üst sıraları. Sanırım heyecanlı ve hırslı bir teknik adam gerekliydi onlara. Gerçi Yılmaz Vural da bir ara bu camia için çalışmıştı ama ne yazık ki başarılı olamamıştı. Ertuğrul Sağlam ise bayramın birinci günü Galatasaray'ı yenip, çifte bayram yaşama düşüncesindeydi, nitekim başardı da. Ama bence onun çabaları kadar Galatasaray teknik heyetinin de başarısı var bu konuda. Eğer bir sakatlığı yoksa elindeki tek santraforu oynatmama nedeni ne olabilir acaba? Bunun yanı sıra Arda'nın santrafor oynayamacak bir oyuncu olmadığını görmek için kahin olmaya gerek yok, sanırım bizim bilmediğimiz birşeyi bildiklerini zannediyorlardı, ama tam tersi çıktı malesef.
Gelelim sarılacivertlilere; Fenerbahçeli futbolcular geçen sene yaptıkları tatili özlemiş olacaklar ki başarısız deplasman karnesini Saraçoğlun'da da devam ettirme isteğindeydiler. Bu takım çift forvet mi oynar, tek forvet mi oynar, kaç tane defansif futbolcuyla oynar, açıkçası bunları Daum kadar iyi bilmiyorum ama bence eğer sadece bu maça bakacaksak suçlu teknik adam değil. Tek kelimeyle futbolcular oynamadı bu maç. Ya da Kasımpaşa onları oynatmadı. Gs kaptanı Arda Turan'ın her puan kaybı sonunda söylediği önlerinde çok maç var daha bu iki takımın, ama bu futbolla pardon bu futbolsuzlukla daha çok galibiyete karşı özlemleri artıcak gibi gözüküyor.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Bu nasıl derbi?

Kendimle ilgili söyleyebileceğim ilk şey sportif bir kişiliği barındırmam olabilir, sanırım. Yani sporun nerdeyse çoğu türüyle ilgiliyim ve elimden geldiği kadar bunu pratiğe dökmeye çalışıyorum. Gerek futbol,basketbol,tenis,masa tenisi filan derken ister istemez bu sporların profesyonel oyuncularını ve turnuvalarını da takip etmen gerekiyor.
Yaklaşık 4-5 senedir içli dışlı olduğum iki tane spor dalı var. Futbol ve basketbol. Ama bugün Türkiye'de ki futboldan özellikle bu akşam oynanacak olan Beşiktaş- Fenerbahçe derbisinden bahsetmek istiyorum. Maç başlamadan önce bütün yazılı ve görsel medya o kadar çok istatistik gösterdi ki sanki beynim fotoğraf çekmiş ki herşeyi hatırlıyorum. Mesela Galatasaray ezeli rakibini deplasmanda 10 senedir yenemiyor, ama nasıl oluyorsa bu derbi dünyanın en büyük ilk üç derbisinden biri oluyor? Şöyle bir örnek veriyim; Barcelonayla Real Madrid'in maçlarını da elimizden geldiği kadar takip ediyoruz. Geçen sene Barcelona çok üstün bir top oynayarak darmadağın etti Real'i. Ama Rijkaard'ın son senesinde de Real Madrid aynı şekilde davranmıştı Katalanlara karşı. Gelelim İngiltere'ye hangi Arsenal- Chelsea maçından önce bu maçın kesin galibi bu takımdır diyebiliyoruz. Sanırım bunun cevabı 'hiç' olucak. Unutmadan ekliyim Boca-River maçları mesela. Hiç bir zaman kesin galip yok. Nitekim İnönü stadında da Beşiktaş sanki deplasmanda oynarmış gibi Fenerbahçe'ye bir türlü diş geçiremiyor son bir kaç senedir.
Fenerbahçe'nin derbilerde ki başarısını kimsenin küçümsememesinin gerektiğini ama rakip takımların da bu başarısızlıklarının araştırılması gerektiğini düşünüyorum, kulüp yönetimleri tarafından..

17 Kasım 2009 Salı

Gidelim de, nereye?



Okulumun evime uzak olmasından dolayı gün içinde ortalama 2-3 kere toplu taşıma araçlarını kullanmak durumunda kalıyorum. Son üç,dört senedir benim ikinci evim gibi oldular hepsi. Hafif metrosundan, özel halk otobüsüne, tramvayından, hızlı metrosuna kadar.. Şimdi de zorla olmasa da mecburi olarak kullandığımız metrobüsler çıktı İstanbul'lunun başına.
Ne zaman ve nerde bir politikacıyla ya da bir belediye görevlisiyle karşılaşsam metrobüsün büyük fırsat olduğundan bahsedip duruyorlar. İstanbul ve halkı için büyük şans olduğunu gözümüze sokmaktan hiç çekinmiyorlar. Hatta bazı kongrelerde çalışan olarak bulunduğum ve bu kongrelerde Büyükşehir Belediye Başkanı'nın konuşmalarını dinlemek zorunda kaldığım için şu gözlemimi de sizinle paylaşabilirim. Kendisi metrobüse olan ilginin beklediğinden de çok olduğunu belirtip, duruyor. Peki, E5 karayolundan kaldırılan onca otobüsten sonra güzide halkımız Mecidiyeköy'e ya da Avcılar yönüne başka hangi taşıma aracıyla gidecekti ya benim çok bilmiş başkanım?
Tüm bunların yanında fiyatlar da hiç yerinde durmuyor, ilk olarak 1.3 yetele ödüyorduk jeton için. Sonra nasıl olsa farketmezler diye, 1.5 yetele oldu. Şimdi ise yüzde 33'lük bir zam daha getirerek 2 liraya çıkardılar fiyatları. Tam olarak takip edemesem de memura ve emekliye 10-20 lira arasında yapılan zamların amacını görmüş olduk. Sevgili halkım daha fazla metrobüs kullan ki o yapılan zam da senin cebinde kalmasın...

14 Kasım 2009 Cumartesi

Worms,worms,worms..



8 yaşından beridir bilgisayar kullanıyorum, aslında tam olarak kullanma denilemez buna. Nerdeyse 11 senedir zaman geçirmek amaçlı olarak başında oturuyorum, bunun yanında hiç mi işimi görmedim, tabii ki hayır. Bugün size Worms World Party oyunundan bahsedicem. Cm yada fm hastalığımı bi yana bırakıyorum ve 7-8 senedir oynayıpta hiç bi şekilde bıkmamış olduğum Worms oyununu açıyorum sizlere. Nerdeyse herkesin kendi evinde oynayabileceği bu oyunu, kendini biraz geliştirdikten sonra da arkadaşlarınızla oynayabilirsiniz. Liseden beri görüştüğüm arkadaşlarımla her buluşmamızda olmasa da buluşunca en çok yaptığımız aktivitelerden birisi de Worms. Parmak kadar boyu olmayan kurtların, gerçekte ne marifetleri varmış, hepsini gözünüzün önüne çok kanlı bi şekilde seriyor=) Her oyun başlamadan önce söylenen iddiali sözler ve her oyun bitimindede kazanan tarafından laf dayağına uğrayan kaybeden taraflar.. Sanırım mastercard reklamında ki gibi paha biçilemez şeylerden biri de bu oyun ve bu zaman dilimi içinde yaşadıklarınız, herkese tavsiye eder, oyunuma dönerim.

13 Kasım 2009 Cuma

Yeter Beşiktaş yeter..

Bir başka hüzünlü şampiyonlar ligi gecesini daha İnönü’de Beşiktaş’a destek vermek amacıyla geçirdik, ama ne yazık ki bu desteklerin karşılığını veren takım Beşiktaş değildi. Stada girişin o heyecanı, büyük Beşiktaş taraftarının o tüyleri diken diken eden sesi, sanki bu maçın daha farklı bir skorla biteceği konusunda bizi heyecanlandırıyordu. Maç başlamadan benim o maçta bulunmamı sağlayan Sony firmasına ve onun sıcak kanlı çalışanlarıyla maç sohbeti arasında da dillendirdiğimiz gibi bu maç Beşiktaş için Almanya’da ki maçtan daha zor geçeceğe benziyordu.

Her ne kadar Türk futbolunun en büyük iki teknik direktöründen biri olarak gösterilse de Mustafa Denizli, ne hikmettir ki bir buçuk senedir başında bulunduğu takımla iki,en fazla üç maç üstüste aynı onbirle sahaya çıkmadı. Her ne kadar bunun pozitif getirilerinin olduğunu düşünsek de Beşiktaş’ın Salı gecesi kendi stadında rezil olmasında da büyük etken olduğunu düşünüyorum. Sahaya çıkan onbir ne staddaki taraftarı, ne de televizyon başındaki seyircileri memnun etmedi. Nitekim kaç haftadır oynamayan Serdar Özkan, sene başından beri belki sadece Kasımpaşa maçında forvette oynayan Bobo, ya da Ernst ve Fink’in arkasında üçüncü seçenek olarak bekletilen Uğur İnceman maça hiç hazır olmadıklarını gösterdiler. Ne köşelerden Serdar’la yada Ekrem’le ne ortadan Tabata,Fink ikilisiyle topu ileriye taşıyamayan bir Beşiktaş izledik ilk yarı. Bunun yanında toplu savunma, toplu hücum anlayışını benimseyen Wolfsburglu oyuncular sanki sahada Beşiktaşlı oyunculardan bir iki tane fazla gibi duruyorlardı.

İkinci yarının başında kıpırdanan bir Beşiktaş vardı. Serdar Özkan’ın oyundan çıkması başta taraftarı coşturmuştu(!) ki, Beşiktaşlı oyuncularda bu enerjiyle tehlike yaratmaya başlıyordu rakip kalede. Alman takımı skor avantajını korumak için ne kadar geriye yaslanırsa Beşiktaş’da o kadar rakibini sıkıştırmaya başladı. Ama bu formülün işe yaramayacağını bizden önce anlamış olacaklar ki topu rakip yarı sahada tutarak ve Hakan Arıkan’ın yine gününde olmasından (!) dolayı ikinci golle kendilerini garantiye aldılar. Zaten olan da bundan sonra oldu. Taraftarın başkana olan protestosunu zaten geçen senelerden biliyoruz ama bu sefer iş çığrından çıkmış olacak ki bütün stad Yıldırım Demirören’e karşı çok tepkiliydi ve hatta küfürlerini esirgemiyorlardı. Burda kimin haklı kimin haksız olduğu konusuna girmeden, gazetelerde okuduğumuz ‘Küfürü sahalarda görmek istemiyoruz.’ başlıklı toplumsal mesaja dikkat çekmek istiyorum. Tabi ki her futbol severin hatta spor severin küfürle işi olmaması lazım, ama sizce Beşiktaş taraftarı kendi başkanına karşı durup dururken küfür etmek ister mi, yada herhangi bir taraftar grubu? Ya kişisel problemleri vardır, ya da uzun süredir isteklerinin yerine gelmemesinden dolayı tepkilerini sertleştirerek gösterdiler, yine de umarım bu görüntülere bir daha ne İnönü Stadı’nda ne de başka bir yerde tanık oluruz.

Maç sonu basın toplantısında Mustafa Denizli, hazırlıklarını maça yansıtamadıklarını söylemekle yetindi, konuşmasından pek birşey çıkaramasam da sanırım kendi üzerine düşeni yapamadığını anlamış olmalıydı. Tıpkı Alex Ferguson gibi Armin Veh’de Beşiktaş taraftarını dünyanın hiç bir yerinde görmediğinden bahsetse de Türkiye’den yüzü gülerek ayrılıyordu.

Her ne kadar sonuç kötü olsa da bu maçta da yer almamı ve bu büyük tecrübeyi edinmemi sağladıkları için Sony firmasına ve yetkililerine teşekkürü borç bilirim..