21 Kasım 2009 Cumartesi
Bu nasıl derbi?
Yaklaşık 4-5 senedir içli dışlı olduğum iki tane spor dalı var. Futbol ve basketbol. Ama bugün Türkiye'de ki futboldan özellikle bu akşam oynanacak olan Beşiktaş- Fenerbahçe derbisinden bahsetmek istiyorum. Maç başlamadan önce bütün yazılı ve görsel medya o kadar çok istatistik gösterdi ki sanki beynim fotoğraf çekmiş ki herşeyi hatırlıyorum. Mesela Galatasaray ezeli rakibini deplasmanda 10 senedir yenemiyor, ama nasıl oluyorsa bu derbi dünyanın en büyük ilk üç derbisinden biri oluyor? Şöyle bir örnek veriyim; Barcelonayla Real Madrid'in maçlarını da elimizden geldiği kadar takip ediyoruz. Geçen sene Barcelona çok üstün bir top oynayarak darmadağın etti Real'i. Ama Rijkaard'ın son senesinde de Real Madrid aynı şekilde davranmıştı Katalanlara karşı. Gelelim İngiltere'ye hangi Arsenal- Chelsea maçından önce bu maçın kesin galibi bu takımdır diyebiliyoruz. Sanırım bunun cevabı 'hiç' olucak. Unutmadan ekliyim Boca-River maçları mesela. Hiç bir zaman kesin galip yok. Nitekim İnönü stadında da Beşiktaş sanki deplasmanda oynarmış gibi Fenerbahçe'ye bir türlü diş geçiremiyor son bir kaç senedir.
Fenerbahçe'nin derbilerde ki başarısını kimsenin küçümsememesinin gerektiğini ama rakip takımların da bu başarısızlıklarının araştırılması gerektiğini düşünüyorum, kulüp yönetimleri tarafından..
17 Kasım 2009 Salı
Gidelim de, nereye?

Okulumun evime uzak olmasından dolayı gün içinde ortalama 2-3 kere toplu taşıma araçlarını kullanmak durumunda kalıyorum. Son üç,dört senedir benim ikinci evim gibi oldular hepsi. Hafif metrosundan, özel halk otobüsüne, tramvayından, hızlı metrosuna kadar.. Şimdi de zorla olmasa da mecburi olarak kullandığımız metrobüsler çıktı İstanbul'lunun başına.
Ne zaman ve nerde bir politikacıyla ya da bir belediye görevlisiyle karşılaşsam metrobüsün büyük fırsat olduğundan bahsedip duruyorlar. İstanbul ve halkı için büyük şans olduğunu gözümüze sokmaktan hiç çekinmiyorlar. Hatta bazı kongrelerde çalışan olarak bulunduğum ve bu kongrelerde Büyükşehir Belediye Başkanı'nın konuşmalarını dinlemek zorunda kaldığım için şu gözlemimi de sizinle paylaşabilirim. Kendisi metrobüse olan ilginin beklediğinden de çok olduğunu belirtip, duruyor. Peki, E5 karayolundan kaldırılan onca otobüsten sonra güzide halkımız Mecidiyeköy'e ya da Avcılar yönüne başka hangi taşıma aracıyla gidecekti ya benim çok bilmiş başkanım?
Tüm bunların yanında fiyatlar da hiç yerinde durmuyor, ilk olarak 1.3 yetele ödüyorduk jeton için. Sonra nasıl olsa farketmezler diye, 1.5 yetele oldu. Şimdi ise yüzde 33'lük bir zam daha getirerek 2 liraya çıkardılar fiyatları. Tam olarak takip edemesem de memura ve emekliye 10-20 lira arasında yapılan zamların amacını görmüş olduk. Sevgili halkım daha fazla metrobüs kullan ki o yapılan zam da senin cebinde kalmasın...
14 Kasım 2009 Cumartesi
Worms,worms,worms..

8 yaşından beridir bilgisayar kullanıyorum, aslında tam olarak kullanma denilemez buna. Nerdeyse 11 senedir zaman geçirmek amaçlı olarak başında oturuyorum, bunun yanında hiç mi işimi görmedim, tabii ki hayır. Bugün size Worms World Party oyunundan bahsedicem. Cm yada fm hastalığımı bi yana bırakıyorum ve 7-8 senedir oynayıpta hiç bi şekilde bıkmamış olduğum Worms oyununu açıyorum sizlere. Nerdeyse herkesin kendi evinde oynayabileceği bu oyunu, kendini biraz geliştirdikten sonra da arkadaşlarınızla oynayabilirsiniz. Liseden beri görüştüğüm arkadaşlarımla her buluşmamızda olmasa da buluşunca en çok yaptığımız aktivitelerden birisi de Worms. Parmak kadar boyu olmayan kurtların, gerçekte ne marifetleri varmış, hepsini gözünüzün önüne çok kanlı bi şekilde seriyor=) Her oyun başlamadan önce söylenen iddiali sözler ve her oyun bitimindede kazanan tarafından laf dayağına uğrayan kaybeden taraflar.. Sanırım mastercard reklamında ki gibi paha biçilemez şeylerden biri de bu oyun ve bu zaman dilimi içinde yaşadıklarınız, herkese tavsiye eder, oyunuma dönerim.
13 Kasım 2009 Cuma
Yeter Beşiktaş yeter..
Bir başka hüzünlü şampiyonlar ligi gecesini daha İnönü’de Beşiktaş’a destek vermek amacıyla geçirdik, ama ne yazık ki bu desteklerin karşılığını veren takım Beşiktaş değildi. Stada girişin o heyecanı, büyük Beşiktaş taraftarının o tüyleri diken diken eden sesi, sanki bu maçın daha farklı bir skorla biteceği konusunda bizi heyecanlandırıyordu. Maç başlamadan benim o maçta bulunmamı sağlayan Sony firmasına ve onun sıcak kanlı çalışanlarıyla maç sohbeti arasında da dillendirdiğimiz gibi bu maç Beşiktaş için Almanya’da ki maçtan daha zor geçeceğe benziyordu.
Her ne kadar Türk futbolunun en büyük iki teknik direktöründen biri olarak gösterilse de Mustafa Denizli, ne hikmettir ki bir buçuk senedir başında bulunduğu takımla iki,en fazla üç maç üstüste aynı onbirle sahaya çıkmadı. Her ne kadar bunun pozitif getirilerinin olduğunu düşünsek de Beşiktaş’ın Salı gecesi kendi stadında rezil olmasında da büyük etken olduğunu düşünüyorum. Sahaya çıkan onbir ne staddaki taraftarı, ne de televizyon başındaki seyircileri memnun etmedi. Nitekim kaç haftadır oynamayan Serdar Özkan, sene başından beri belki sadece Kasımpaşa maçında forvette oynayan Bobo, ya da Ernst ve Fink’in arkasında üçüncü seçenek olarak bekletilen Uğur İnceman maça hiç hazır olmadıklarını gösterdiler. Ne köşelerden Serdar’la yada Ekrem’le ne ortadan Tabata,Fink ikilisiyle topu ileriye taşıyamayan bir Beşiktaş izledik ilk yarı. Bunun yanında toplu savunma, toplu hücum anlayışını benimseyen Wolfsburglu oyuncular sanki sahada Beşiktaşlı oyunculardan bir iki tane fazla gibi duruyorlardı.
İkinci yarının başında kıpırdanan bir Beşiktaş vardı. Serdar Özkan’ın oyundan çıkması başta taraftarı coşturmuştu(!) ki, Beşiktaşlı oyuncularda bu enerjiyle tehlike yaratmaya başlıyordu rakip kalede. Alman takımı skor avantajını korumak için ne kadar geriye yaslanırsa Beşiktaş’da o kadar rakibini sıkıştırmaya başladı. Ama bu formülün işe yaramayacağını bizden önce anlamış olacaklar ki topu rakip yarı sahada tutarak ve Hakan Arıkan’ın yine gününde olmasından (!) dolayı ikinci golle kendilerini garantiye aldılar. Zaten olan da bundan sonra oldu. Taraftarın başkana olan protestosunu zaten geçen senelerden biliyoruz ama bu sefer iş çığrından çıkmış olacak ki bütün stad Yıldırım Demirören’e karşı çok tepkiliydi ve hatta küfürlerini esirgemiyorlardı. Burda kimin haklı kimin haksız olduğu konusuna girmeden, gazetelerde okuduğumuz ‘Küfürü sahalarda görmek istemiyoruz.’ başlıklı toplumsal mesaja dikkat çekmek istiyorum. Tabi ki her futbol severin hatta spor severin küfürle işi olmaması lazım, ama sizce Beşiktaş taraftarı kendi başkanına karşı durup dururken küfür etmek ister mi, yada herhangi bir taraftar grubu? Ya kişisel problemleri vardır, ya da uzun süredir isteklerinin yerine gelmemesinden dolayı tepkilerini sertleştirerek gösterdiler, yine de umarım bu görüntülere bir daha ne İnönü Stadı’nda ne de başka bir yerde tanık oluruz.
Maç sonu basın toplantısında Mustafa Denizli, hazırlıklarını maça yansıtamadıklarını söylemekle yetindi, konuşmasından pek birşey çıkaramasam da sanırım kendi üzerine düşeni yapamadığını anlamış olmalıydı. Tıpkı Alex Ferguson gibi Armin Veh’de Beşiktaş taraftarını dünyanın hiç bir yerinde görmediğinden bahsetse de Türkiye’den yüzü gülerek ayrılıyordu.
Her ne kadar sonuç kötü olsa da bu maçta da yer almamı ve bu büyük tecrübeyi edinmemi sağladıkları için Sony firmasına ve yetkililerine teşekkürü borç bilirim..
Hoşbulduk..
Peki ne yazıcam. Aslında ben neysem onu yazıcam, yani o gün bi film izlediysem ya da herhangi bir dizi, ya da dışarıda ilginç birşeyle karşılamışsam yada bir maç izlemişsem ya da o maçta oynamışsam. Kısacası normal bi Türk gencinin yaşadıklarını diyelim.
Uumarım ilk olarak ben beğenirim, sonra da başkalarına beğenmeleri için gösteririm.